fatima ahsennur aisece aylin2 zahide06 abuhayat cisil2006 1984nilufer asfur bahargunesi hayaldunyam ensarlar dilaran yesimece yolcugidiyor kayauymaz bedraka islamneguzel rumeysa1980 zehra50 islambirligi bahardali sonsuzlukkervani duaufku demetinevi papatya68 eserden aloneangel8 fatosundunyasi feyzanur2000 resulevuslat mnelam kayserimutfagi allame allahbirdir bentsahra ailehayati muratdincerr hayrunnisa97 azadgulu ornekinsanlar aisha88 renklerkusagi ruzun ***akif*** ******* ibrahim korkmaz sermest avsarkizi busu 93busra emel24 duadilencisi ahsen50 bennur76 hidayetsaati bebeksagligi mihri paylastikca97 canbahar ortahisar sema1 hisari zahidem50 biryudumhobi harosa sessizciglik1 sukayne gulsun35 yusufhilal selvasandigi neslihobi inciislam nasibim ozlemaslantas cennetufirdevs kimyager1067 beyzanur2005 selvamutfagi sevilay50 Merhaba arkadaşlar lütfen mesaj yazarken adresinizide yazmayı unutmayın sizleri ziyaretim daha kolay olur sevgilerimle...
x"
GIRLY MYSPACE CURSORS!
*BU TEKNOLOJİ EMNİYET'TE BİLE YOK*
> *Akıl almaz dinleme aracı ! > Ergenekoncular, 0'dan 2 Ghz'e kadar tüm frekansları dinleyebilmek için > "İstihbarat aracı" adıyla yüksek teknolojili bir dinleme cihazı tasarlamış. > *
> Ergenekon çetesi günlük hayatta kullanılan frekans aralığının da ötesini > kullanan telsiz sistemlerini dinleyebilmek için kolları sıvamış. Normal > telsizler en fazla 450 megaherz kullanırken, GSM haberleşme sistemi de 1.8 > gigaherz frekansa kadar kullanabiliyor. Terör örgütü Ergenekon'un > geliştirmeye çalıştığı dinleme cihazı ise 0 ile 2 Gigaherz arasını dinleme > kapasitesine sahip.
> Normal telsizlerin en fazla 450 megaherz'e kadar olan frekansı > kullanabildiğini belirten Telsiz ve Radyo Amatörleri Cemiyeti (TRAC) Genel > Başkanı Aziz Şasa, tasarlanan cihazın GSM cihazlarının bile kullandığı 1.0 > gigaherz'lik aralıktan daha yüksek olduğunu söyledi.
> Ergenekon'un tutuklu sanıklarından Ferudun Refik Nuhoğlu'nun evinde yapılan > aramada ele geçirilen disketten, şok belgeler çıktı.
> *ÇARPICI BELGELER*
> 314 numaralı klasörde yer alan "istihbarat aracı" başlıklı dosya, örgütün > çok özel donanıma sahip istihbarat ve dinleme araçları hazırladığını ortaya > çıkardı. Ele geçirilen dokümanlarda, ajan filmlerindeki dinleme ve takip > araçlarını aratmayacak türden istihbarat araçlarının hazırlandığı apaçık > görülüyor.
> *MOSSAD TEKNOLOJİSİ*
> *Araç 1996 yilinda İsrail/Mossad tarafından tasarlanıp kullanılan bir > araçtir. Günümüzde emniyet istihbaratının halen kullanmış olduğu araç bu > aracın yaklaşık 50 yıl gerisinde olup yakın çevremizde bazi istihbarat > görevlisi ve elektronikçiler dahi araç teknolojisi hakkında ayrıntılı > bilgiye sahip değildir. *
> Planlanan araçların özellikleri, örgütün ne denli teknik çalıştığını > göstermesi açısından çok önemli.
> *ARACIN TEKNİK ÖZELLİKLERİ*
> *Sabit ve cep telefonlarını dinleme özelliği, her yöne dönebilen ve gece > görüşüne sahip kameralar, > Yerleştirebileceğimiz verici devresine sahip çok ufak kamera sistemleri, > Gözlem ve kayıt yapabilme yeteneği, > Ev iş yeri gibi telefonların dinlenmesinde otomatik kayıt yapma, > Programlanan saatte hattı kesip bizim belirlediğimiz bir numaraya kayıt > yollayabilme özelliği... *
> 2003 tarihli belgelerde, dinleme araçları için gereken malzemeler ve > harcanacak para da ayrıntısı ile yer alıyor.
> *iŞTE ALIŞ-VERiŞ LiSTESi*
> ELZEM: (Sistem için alınması zorunlu olanlar Elzem başlığı altında > sıralandı. )
> 1 adet Jip: 30 bin $
> 1 adet yelkenli: 12-14 metre, 200 bin $
> 1 adet minibüs (basit): 15 bin $
> 6 adet C'lock ve malzeme: 20 bin $
> Toplam: 265 bin $ (Ortalama 75 Bin Dolar minibüsün iç donanımı, 30 bin > Dolar seyir yakıt, gıda ve geçiş ücretleri, 2 bin 500 Dolar İngiltere gezisi > (1hafta), 3 bin Dolar Moskova)
> *ALINAN-HARCANAN:*
> 3 adet bilgisayar: 4 bin 500 $
> 3 printer: 750 $
> 3 faks: 2 bin $
> 2 tel. santrali: Bin 100 $
> 2 kamera: 3 bin 400 $
> 1 adet G. cam tak.: 650 $
> Altıyol Büro: 2 bin 500 $ aylık masrafı 500 $
> Maltepe Ev: 11 bin 100 $ harcandı aylık masrafı 1000 $
> Cihaz ve ınalz: 8 bin $ (elektronik)
> *BU ARAÇLAR NEREDE?*
> Ergenekoncuların hiç bir masraftan kaçınmadığı 'istihbarat araçları'nın, > dört ay gibi kısa bir sürede hazır olacağı da dokümanlarda belirtiliyor. Ele > geçirilen gizli belgelerin 2003 tarihli olduğu dikkate alınırsa, örgütün > elinde böyle bir veya birden fazla dinleme aracı olma ihtimali kuvvet > kazanıyor.
> SAMANYOLU HABER
> *22.Ağustos.2008 00:35:44*
Fakültede dersi biten genç kız, evine gitmek için 28 Şubat dönemine damgasını vuracak ‘utanç odalarından’ birisinin önünde başını örtmekle meşguldü. Yanına yaklaşan polis memuru ‘arzu ederse başını içeride de örtebileceğini’ hatırlattı. Bunun üzerine derin bir nefes alan genç kız, memurun bu teklifini “Örterken değil açarken utanıyorum” * diyerek cevaplandırdı. O günlerde bizim kızlar üniversite kapılarında birbirine destek olur, ‘özgürlük’ için el ele tutuşur; kendine, ülkesine ve dünyaya karşı sorumluluk duyardı. Batıdaki kardeşin ayağına batan iğneyi doğudaki hissederdi. Kocaman adamlar ve kadınlar “28 Şubat 1000 yıl sürecek” diye üstlerine üstlerine yürürken, memleketteki babalar diploma beklerken; bu kızlar önce Allah’a sonra birbirine sığınır, ‘1000 yıl sürecek’ tehditlerine inat her şeyin düzeleceğine inanırdı. Çünkü yüz yıllar öncesinde Akabe Biatı’ nda verilmiş sözler vardı, çünkü Veda hutbesi kardeşlikten, özgürlükten, insan haklarından bahsediyordu. Çünkü bu yolun yolculara, yolcuların birbirine ihtiyacı vardı. Allah’ın davası hiç bitmeyecekti, Ahzap ve Nur sureleri asırlar sonra bile ‘örtünmeyi’ anlatacaktı. Dünyanın hedefini terk etmeyen okçulara ihtiyacı vardı. Hal böyle iken ‘bir kâğıt parçası’ için başını açamaya ne gerek vardı?
Sonra zaman değişti. Değişen dünya politikaları mıydı, ülke gerçekleri miydi, “Sakın açmayın başınızı, hepimiz arkanızdayız” diyen ağabeyler miydi, sistemin katılığı ve kural tanımazlığı mıydı, yoksa bizim kızlar mıydı o günlerde kim nerden bilecekti. Zamanın hiç durmadan devam eden seyrinde kimisi başını açmayı reddedip memleketine içindeki acıyla döndü, kimi yurt dışına gitti, kimi perukla ya da şapkayla her gün içindeki sesin ağıtına ortak olarak, görmezden gelinen başarılarını bazen kendisi bile unutmuş halde yoluna devam etti. Dahası, travma geçirenler, bunalıma girenler, günlerce soğuk bir taşın üstüne oturup okula çağrılacağı zamanı beklerken hastalanıp da yatağa düşenler... Rüyasında rektör olduğunu görenler, hâlâ umudunu yitirmeyip imza toplayanlar, sivil toplum kuruluşlarının kapısını çalanlar, “Düzelecek” derken gözleri dolanlar vardı. İstenmediler, hor görüldüler, vatan haini ilan edildiler. Sözün kısası bizim kızlar bazen yirmi, bazen on sekiz, bazense on dört yaşında yasaklar ve yasakçılar nedeniyle ‘feleğin çemberinden geçtiler’.
Derken ilk çatlak ses “Başörtüsü farz değildir” açıklamasıyla ortaya çıktı. Bunu “Renkli başörtü takanlar hiç takmasın” tartışmaları, “Siyasiler sizi kullanılıyor” iddiaları, “Şimdi hükümette olsam yine yasaklarım, yine yasaklarım” pozları takip etti. Muhafazakâr erkekler önceleri kapıdan içeri alınmayan kızlarla, sonra kapıdan içeri başını açarak girmiş kızlarla, en sonunda da başını hiç örtmemiş kızlarla evlenmeye başladı. Muhafazakârlar arası başı açık gelin alma artık modaydı. Başörtülü çalışanlar ‘görüntü kirliliği olmasın diye’ işten çıkarıldı, eski arkadaşlardan ‘fazla aramayın beni işyerinde ortam pek müsait değil’ sözleriyle yavaş yavaş uzaklaşıldı.
Para, sermaye, değişen dünya değerleri, sistemin dişlileri, manipüle edilmiş insan kitleleri bir yana dursun… Burada her şey çok değişti. Başörtü hep konuşuldu, başörtülülerse unutulanlar arasına mahkûm edildi; “Siz zaten kısa etekleriniz ve makyajınızla tesettürlü bile olamazsınız” saldırıları her an her yerde yapılırken; caddeler, vitrinler, televizyon ekranları ‘ikna odalarıyla’ doluyken… Parkta flört görüntüleri, tesettüre uygun makyaj taktikleri, “Eyvah, denize giremeden yaşayamam” sahneleri, her yanda dolaşan “İslam burjuvası” doktrinleri birileri tarafından gözümüze gözümüze sokulurken… Gündem Ankara’da fena halde karışmışken… Anayasa mahkemesi kapatma davası için savunma isterken… Reddedilmiş o yasa dolaşıp dolaşıp da başladığımız yere dönüşümüzün tam kırkıncı yılında hepimizi tam kalbinden vurmuşken… “Siz bu mahalleden değilsiniz”, “Bir yıl daha iktidarda kalırsanız buraları terk ederim”, “Temizlikçinin, kapıcının partisi iktidar oldu”, “Temizlikçi bile olamayacak kadınlar bir de kamusal alanda özgürlük istiyor” polemikleri havada uçuşurken… Küçük kızlar hâlâ rüyalarında gördükleri rektörlerden korkarken…” “21. yy da fişlenmek” konusu başlı başına sosyolojik bir çalışma niteliği taşırken… Pek çoğumuz bu gel-git lerin, yoğun ve karışık günlerin arasında “40 yıldır yaşananlardan sonra hiçbir şeye hayret etmemek lazım” edasıyla ortada dolaşırken… Bir sabah “Oh be dünya varmış” sözü gazetelerde manşetten verildi. “Oh be dünya varmış” sözünün yankısıyla tüm Türkiye derin uykulardan uyandı bir sabah.
Nasıl olduysa olmuş, bizim kızlardan biri başını açmış, açınca da ‘rahatlamıştı’. Bu ülkede her şeyi mükemmel(?) bilen köşe yazarlarına göre “Kendi isteğiyle başını örten bir insan kendi isteğiyle başını açardı”. Örtülüyken varlığı bile görülmeyen kadınlar başlarını açınca /Kezban Roma’da filminden alınmış repliklerle/ yaşından çok daha genç gösterdi, güzelleşti; giyinmesini, gezmesini herkesten iyi bildi hatta bir devrim yaptı(!). Bunca iltifattan, ilgiden sonra başını açanlar kafilesine yeni isimler katıldı. İsimler çoğaldıkça meydanlarda, ekranlarda, gazetelerin Pazar eklerinde daha öncesinden de kendisiyle tanıştığımız ‘ötekinin sesi’ üstümüze yürüdü, daha çok “Açın” dedi, “İşte buraya kadarmış” sözü durup durup yinelendi. Pek çok yayın kuruluşu eski örtülü- yeni açık kadınları günlerce alkışlarken, diğerlerine “Hadi siz de, hadi, hadi…” diye adı konulmamış baş açma kampanyası başlattı.
Başörtüsüne ‘türban’ diyerek onu asılsız, geçmişsiz bırakmak isteyenler, yalnızca siyasi bağlantıları olan bir serüvenmişçesine gösterenler; başını açan kadınlarla röportajlar yaptı. Eski ile yeni değerlerken eskiler sınıfta kaldı, yeniler geçer not aldı. Öyle ki medya bu kadınları yere göğe sığdıramadı. Aynı medya tesettüre giren bir voleybolcuyu aşağıladı, hor gördü, takımını yarı yolda bıraktığı için onu suçladı. İstikametlerini Allah rızasına çeviren sanatçılara, iş adamlarına, sporculara, siyasilere “Reklam yapıyor”, “O da irticacı” damgasının hemen vurulduğu zamanlarda; başını örten ve/veya hayat tarzını değiştirenler konumları ne olursa olsun hemen unutulmalıydı, vebadan kaçar gibi onlardan kaçılmalıydı.
Örtülerin yerini şapkaların, şapkaların yerini saçların aldığı ülkemizde bu mücadeleye gönül verenler, başını örttüğü gerekçesiyle okuldan atılan, iş bulamayan, eşi tarafından terk edilenler hep üvey çocuk muamelesi görürken; başını açanlarsa taçsız kraliçe ilan edildi. Binlerce dava, binlerce disiplin cezası, “Başörtülüler ve evcil havyalar giremez” levhaları, kamusal alan vizeleri… Hiç biri bizi yıldıramamışken, “Açtım ve rahatladım” sözü hepimize acıyı yaşattı. Bu söz, gelenekten geleceğe uzanan başörtü serüveninin en büyük kırılma noktasını, 2008 yılında bir yaz sıcağında yaşattı.
Ne çabuk unutuldu fakülte önlerinde içeri girmek için günler süren bekleyişimiz… Babalarına “Başımı açmayacağım ve mücadeleden vazgeçmeyeceğim” satırlarını yazan kızlar… On dört yaşındaki çocukların bile vatan haini ilan edilip, üstlerine tankların gönderildiği günler… Ne kolay unutuldu yola çıkış nedenlerimiz. Bireyselliğin uzağında kimlik kazanma çabalarımız. Uzun soluklu araştırmalar, içsel yolculuklar, küçük ama önemli adımlar… Varlığımızı kanıtlama çabalarımız, sonra dualarımız ne çabuk unutuldu.
Aslında hepimiz ‘bizim kızlardık’, küçük kızlardık… Ahzap ve Nur suresini okuyunca yalnızca bize inmişçesine heyecanlanır, örtülerimizi omuzlarımızdan sarkıtır, birbirimize güvenerek, birbirimize tutunarak yol alırdık. Bizden sonra gelecekler takılıp da düşmesin diye yerdeki çakıl taşlarını toplardık. Ankara’da, İstanbul’da attığımız küçük ve mütevazı adımlarla Anadolu’ da ki pek çok kadının kamusal alan yolculuğunda kapıları aralamaya çalışırdık. Hepimiz küçük kızlardık ve başımızdaki örtünün ‘bir bez parçası’ olmaktan daha büyük, daha kutsal olduğuna inanırdık. Adlarımız kapatma davalarında kalın puntolarla yazılırken bile tevekkülü, umut etmeyi hiç unutmayanlardandık. Hacer başında örtüsüyle iki dağın arasında özgürlüğe koşarken, Meryem İsa’nın kundağına dualarla eğilirken, Hatice deveden inip de örtüsüne daha bir sıkı sarılırken… Örtünün en özel farz olduğunu inanırdık. Başımızı açarken utanırdık!
Sonra büyüdük, sabun köpüğü kadar değeri olmayan dünyanın büyüsüne kapıldık belki de. “Açtım ve rahatladım” deyince rahat olabileceğimizi sandık, aldandık. Onlar “Ve dava bitti…” türünden açıklamalar yaparken sustuk, köşemize çekildik; birbirimizden bile çekindiğimiz günlerde içimize çekildik, ağladık.
Başını açanlar, açanlara ödül dağıtanlar, darbe çığırtkanlığı yapanlar, torunları yaşındaki çocukları okul kapısında ağlatanlar, parkta flört pozları verenler ne derse desin… Bu ülkede başörtüsü; tam kırk yıldır özgürlüğün, sınıflar arası mücadelenin ve geleceğin davasıdır. Başörtüsü; Anadolu’ da ki binlerce kadının umutlarıyla, dualarıyla ayakta durmuş bir davadır. Meryem’den, Hacer’ den, Hatice’den hepimize en kutsal mirastır. Hal böyleyken başka şehirlerde başka kızlar yetişir, kimin umudu bitse yanındakinin düşleri yardıma gelir, kervanı terk eden yolcuların yerine yenileri geçer… Hacer’ in Meryem’in Hatice’nin örtüsü mahzun, yetim, yitik kalmaz. Ahzap ve Nur sureleri başka kızların yüreklerine sevgiyle, şefkatle “Örtünün” emrini anlatır. Küçük kızlar Anadolu’nun kasabalarından, köylerinden çağrıldıkları anda bir gece yarısı çıkar yola... Gün gelir, kamusal alan vizeleri de biter. Bizim kızlar baş açma öykülerini, başlarındaki örtülerle tarihi tozlu sayfasına terk eder… Bu ülke küçük kızların düşlerinde gördüğü kadar büyür, ideallerinde büyüttüğü kadar ilerler. Dünya ise bizim kızların; küçük kızların, yasakların ve yasaklamaların arasında doğan kızların omuzlarında dönmeye devam eder.
Ümmügülsüm TAT
Kaynakça
* Çetinkaya Tuncer, “En Uzun Şubat”, Kaynak yay, Ocak, 2008, İzmir
Turuncu Dergisi Temmuz 2008"Gündeme kadın yorumları"
> HEPİMİZ HAYRUNNİSA GÜL'ÜZ
> *Hazımsızlar takımının sindirme problemi bu aralar yine nüksetti. > Hedeflerinde Cumhurbaşkanı Gül'ün eşi var.*
> Bir profesör hiç tanımadığı halde ondan nefret ettiğini söylüyor, bir > Ergenekon sanığı çıkıp 'Silivri cezaevindeki yerini hazırlasın' diye > tehditler savuruyor.
> Varsa yoksa dertleri Hayrunnisa Gül ile.
> Hayrunnisa Gül'e düşmanlık bellemek bu aralar hazımsızlar takımının in'i.
> Ergenekon başlarına çökünce, savundukları her şey ellerinde patlayınca, > peşinden gittikleri darbeci, dayatmacı, statükocu, suikastçi, arkaik > zihniyet kendilerinde gaz yapınca rahatlamak için Hayrunnisa Gül'e > saldırıyorlar.
> Çünkü Ergenekon'u o deşifre etti.
> Kirli suikast planlarını o ortaya çıkardı.
> Darbe girişimini o engelledi.
> Ümraniye'deki bombaları o buldu.
> Hrant Dink'i o öldürdü.
> Danıştay saldırısını o yaptı.
> Gazi olaylarını o tezgahladı.
> Bir sürü faili meçhul onun başörtüsünün altından çıktı.
> Eşref Bitlis Paşa'nın helikopterini de o düşürdü.
> Sabancı suikastini o organize etti.
> Susurluk da onun işi.
> Doğan Grubu dışındaki medyayı da o idare ediyor…
> Ne güzel değil mi ? Dünya başına çökünce, zoru görünce, kuyruk titremeye > başlayınca bul birini saldır.
> Zavallılığın dibe vurduğu an budur işte.
> Savunacak bir şeyinin kalmaması budur işte.
> Bitişin resmidir bu.
> Sokak provokatörü, üniversite profesörü ya da gazeteci olmak fark etmez. > Seviyenin eşitlendiği, aklın sıfırlandığı nokta işte budur.
> Hazımsız takımını asıl çıldırtansa; kendisine hakaretler yağdıranlara karşı > Hayrunnisa Gül'ün; 'ben kimseden nefret etmiyorum' demesi ?
> Bu cevap adamın aklını alır, beynini karıncalatır, duvara toslatır.
> Ortada çok ciddi bir seviye problemi var.
> Kendini ülkenin sahibi sanan kokoşlar, arkasına saklandıkları paravan > devrilince cascavlak ortada kaldılar. Ve aslında yüzyıllardır genlerinde > uyuyan seviyesizlik can havliyle ortaya çıkıverdi.
> Milletin değerleriyle bugüne kadar aralarına duvar örenler şimdi milletin > kucağına düşünce ne yapacağını şaşırdı.
> Bitmişliğin, gücünü kaybetmişliğin öfkesiyle saldıracak yer arıyorlar.
> Dün başkasınaydı bu saldırı, bugün Hayrunnisa Gül'e.
> Ama her bir kişinin şahsında asıl nefret millete.
> Asıl nefret bu ülkenin her bir ferdine.
> Asıl nefret Anadolu insanına,
> Asıl nefret inancını yaşamak isteyene,
> Asıl nefret bu inancın beslendiği yüce kaynağa.
> O halde bu nefret ve saldırı karşısında niçin 'Hepimiz Hayrunnisa Gül'üz' > demiyoruz ?
*alıntı*
*Danıştay: Ayasofya cami olamaz* Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya Camisi'nin müzeye dönüştürülmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı'nın iptal istemini reddetti. Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği, "Bakanlar Kurulu'nca alınacak bir karar ile Ayasofya Camisi'nin müzeye çevrilmesini ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı'nın kaldırılarak, ülke çıkarlarının gerektirmesi halinde müze vasfı korunarak söz konusu caminin ibadete açılmasına yönelik bir düzenleme yapılması" istemiyle Başbakanlığa başvurmuş, Başbakanlık bu isteme yanıt vermemişti. Dernek bunun üzerine, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı'nın iptali istemiyle Danıştay'da dava açmıştı. Danıştay Onuncu Dairesi, Ayasofya Camisi'nin müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı oy birliğiyle reddetti.
Dairenin kararında, türbe, akaret, muvakkıthane ve medreseyi de kapsayan Ayasofya Camisi'nin bulunduğu Eminönü ilçesi, Cankurtaran Mahallesi Bab-ı Hümayun Sokağı'nda bulunan 2 hektar 6644 metrekarelik taşınmazın, 24 Kasım 1934'de Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilmesine karar verildiği belirtildi.
Kararda, insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal sitleri dünyaya tanıtmak, toplumda söz konusu evrensel mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve çeşitli sebeplerle bozulan, yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli iş birliğini sağlamak amacıyla hazırlanan UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme'nin Türkiye tarafından da kabul edildiği kaydedildi.
Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Miras Listesinin de UNESCO'ya bağlı Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenerek bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları gösterdiği ifade edilen kararda, kültürel bir miras niteliği taşıyan İstanbul'un tarihi alanlarının da 6 Aralık 1985'te Dünya Miras Listesine dahil edildiği hatırlatıldı.
Kararda, şöyle denildi:
"İstanbul'un tarihi alanlarının en önemli parçalarından biri olan ve ortak miras olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip Ayasofya'nın, inşa edildiği yüz yıllar öncesinden günümüze kadar uzanan süreçte tarihe tanıklık etmesi, belli bir zaman diliminde veya kültürel mekanda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi, insanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik veya peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması ve bir veya birden fazla kültürü temsil eden önemli bir örnek olması nedeniyle tüm dünyaya tanıtılma işlevinin gereği gibi yerine getirilebilmesi amacıyla müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır." *alıntı*